Son zamanlarda bir şey dikkatinizi çekiyor mu?
Trafikte bir korna sesi artarak çoğalıyor; insanlar araçtan iniyor, camlara yumruklar atılıyor, birkaç saniyede sinir patlamaları yaşanıyor. Sokakta, markette, sosyal medyada… Herkes biraz daha tahammülsüz, biraz daha öfkeli.
Son dakika haberlerini ve önemli gelişmeleri anında telefonunuza alın.
👉 WhatsApp Kanalına KatılBu gerginlik sadece yollarda değil. Salonumuzun ortasında, koltuğumuzda otururken de bizimle.
Dizilerde ve filmlerde şiddet artık istisna değil, neredeyse ana malzeme. Çarpık ilişkiler, bağırarak konuşan karakterler, her sorunun güçle çözüldüğü sahneler… Biz bunları kurgu diye izliyoruz ama o kurgu, fark etmeden evin havasına karışıyor. Aile sıcaklığı dediğimiz şey, arka planda akan sahnelerle yavaş yavaş şekil değiştiriyor.
Psikologlar buna duygusal bulaşma diyor. Yani izlediğimiz duygu hâli, bizim duygu hâlimize sızıyor. Araştırmalarımda Klinik Psikolog Dr. Pamela Rutledge ismine rastladım. Kendisi,sürekli şiddet ve çatışma içeren içeriklere maruz kalmanın, bireylerde “dünya tehlikeli bir yer” algısını güçlendirdiğini ve bunun da öfke, savunmacılık ve tahammülsüzlük olarak dışa vurulabildiğini söylüyor. Ekranda izlenen gerilim, bir süre sonra gerçek hayatta refleks hâline geliyor.
Biz “Sadece İzliyoruz” Sanıyoruz…
Bu alt başlık önemli zira yaşıyoruz. Yeni bir öğreti belleğimize işleniyor. Tepki vermeyi, bağırmayı, sertleşmeyi, kırıcı olmayı sıradanlaştırıp ‘öğretiyoruz’ kendimize. Açalım burayı:
Akşam meyveni yerken, salonda her şey sakin sanıyorsun. Ekran açık, koltuk rahat, ses tanıdık… Ama o ekranda biri bağırıyor, diğeri vuruyor, sorunlar yumrukla çözülüyor, ilişkiler manipülasyonla yürüyor. Sen “sadece izliyorum” diyorsun; beynin ise öğreniyor. Ertesi gün trafikte sabrın daha kısa, evde sesin daha sert, tahammül sınırın daha dar. Çünkü bu bir eğlence değil; alıştırma. Biz sadece izliyoruz sanıyoruz ama izlediklerimiz, neye öfkeleneceğimizi, ne zaman patlayacağımızı, nasıl sertleşeceğimizi adım adım öğretiyor.
İşin En Kritik Yanı Şu: Bu Değişim Bireysel Değil, Toplumsal
Ben değişiyorum. Sen değişiyorsun. Ve fark etmeden biz değişiyoruz. Daha sert, daha sabırsız, daha çabuk parlayan bir topluma doğru kayıyoruz. Üstelik bunu kimse zorla yapmıyor; her akşam kumandaya basarak, gönüllü olarak.
Ekran, sadece vakit geçirdiğimiz bir araç olmaktan çıktı. Davranışlarımızı, ilişkilerimizi, hatta aile içindeki dili dönüştüren görünmez bir öğretmene dönüştü. Sorun, onun varlığı değil; sorgusuz kabullenişi.
Belki de kendimize şu soruyu sormanın zamanı:
Bu kadar gergin bir toplum hâline gelirken, ekranların payı gerçekten azımsanmayacak ölçüde yüksek mi?
Çünkü bugünün toplum mühendisliği, yüksek sesle değil; prime-time’da, bize dayatılanların ardında yürütülüyor.
